PETRA

Bugün gitmek isteyip gidemediğimiz yerlerden biri olan Petra Antik Kenti’nden bahsedeceğim. Kent  Ürdün’ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki yerleşimde bulunuyor. 7 Temmuz 2007’de Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilmiştir. Kentin kayalıkları turuncu, kırmızı, pembe ve sarının her tonunu güneşin ışıkları ile birlikte görülebildiği için ”Gül Şehri” olarak da anılmasına sebep olmuş. Petra kelimesi de aynı zamanda ”büyük kaya” manasına geliyormuş, e görsellere baktığımızda da isminin hakkını dolu dolu veren bir yer olmuş gibi gözüküyor şelaleye suuçtu ismi koymak gibi üzerinde çok düşünülmüşe benziyor.

Petra Mağaraları


Şehir uzun yıllar Nebatiller’ başkentlik yapmış. Krallık yaptıkları ticaretler ve elde ettikleri büyük gelirler ile kayaları oyarak ihtişamlı ve görkemli şehir inşa etmişler, inşaasının 500 yıl sürdüğü araştırmalar sonucu elde edilmiş ki oymalarına ve ortaya çıkardıkları bu sanata baktığımızda zamanın şartları için bu kadar sürmesine şaşırmamalı. Acaba şimdi olan teknolojimizle yeniden böyle bir şey yapmaya çalışmak ne kadar zaman alır ve bize aynı duyguları yaşatabilir mi? Böyle bir şeye bence de gerek yok zaten bir Petra da hali hazırda var.

Kent Nebatiller’in işgale uğraması ve şiddetli depremler görmüş böylece unutulmasına ve uzun yıllar bulunamamasına sebep olmuş. John Bruckharat tarafından söylentiler vasıtasıyla yeniden araştırılmaya başlanmış ve ortaya çıkmıştır.

El-Hazne

Gelelim Petra’nın en önemli eserlerinden olan ve gidip görülmeye değebileceğini düşündüğüm El Hazne’ye. 39 m yükseklikte 25 m genişlikte olan bir mozole yani bir anıt mezarıymış kendisi. Senelerce oyarak ortaya çıkan ön cephesinde, tanrısal figürler, hayvansal figürler bulunuyor. Yunan, Pagan, Mısır imparatorluğu mimari esinlenmeleri ile El Hazne ortaya çıkmış. İçerisinde hazine barındırdığı söyleniyor. Yer altına doğru ilerleyen bölümlerinin olduğu keşfedilmiş ve içerisinde mezarların olduğu tespiti yapılmış. Fakat günümüzde bu görkemli eserin içerisine girmek tamamiyle yasaklanmış.
Tabiki de El Hazne’nin yanı sıra Petra şehri Amfitiyatro, Ad-Deir Manastırı, Kraliyet Mezarları da barındırıyormuş. Petra’nın büyüklüğünü düşünecek olursak burasını istediğimiz bir şekilde gezmek için muhtemelen en az 1-2 güne ihtiyacımız olacak gibi.
Son olarak söylentiler arasında Petra’nın Müslümanlar için ilk kıble olduğu iddiası bulunmaktadır.


EL HAMRA SARAYI

889 yılında İspanya’nın Granada kentinde bulunan Saray Endülüs Emeviler’i tarafından ilk olarak kale amacıyla kurulmuş olup Muhammed Nasr sayesinde günümüz haline gelmiştir.
El-Hamra Arapça kökenlidir ve anlamı Kızıl Saray manasına gelmektedir. Bu ismi inşatta kullanılan kilin kızıla çalan renginden almaktadır ve sarayın dıştan görünüşüne sıra dışı bir karakter vermektedir.


Mağribi mimarisi paradigması olarak, görkemli bir şekilde kentin üzerinden kendini gösterir. Hristiyanların eline geçtikten sonra Katolik kültürü ve sanatı yansıtan etkiler görülmeye başlanmıştır. Heybetli bir gözetleme kulesi de dahil olmak üzere sayısız karakteristik narin sütunlar, süslü pencereler, çarpıcı fayans işleri, ayrıntılı alçı duvarlar ve büyüleyici çeşmelerle karmaşık bir mimari ihtişam dünyasını çevreler.
İlk olarak askeri bir alan olarak tasarlansa da zaman içerisinde ihtişamlı bir saraya dönüşmüştür. Sarayın çatı, kubbe ve kemerleri ahşaptan yapılmıştır.
Birbiri ile bağlantılı sayısız odalar ve salonları bunlara açılan geniş avluları, rahatlatan ve huzur veren yeşil alanları, fıskiyeli havuzları, akar çeşmeleri ve pek çok bahçeden ibarettir.


Dünyada ortaçağ döneminden kalan tek büyük İslami saray kompleksi olma özeliğini taşıyan yapı aynı zamanda Avrupa’nın İslami eserler arasında en önemli mimari eser olarak kabul edilmektedir ve UNESCO Dünya Mirasları Listesine eklenmiştir.
İslam mimarisini kolayca okuyabileceğimiz bir yapı da olmaktadır. İnsan ve hayvan motif süslemeleri yerine bitki motifleri tekrarlamalarla oluşan geometrik desenler yoğun olarak oluşturulmuştur. Su havuzları ve yolları ile insan ruhunu rahatlatmakla beraber verdiği serinlik hissi de aynı zamanda sarayın insan üzerinde bıraktığın diğer etkilerden biri olarak sayılabilir.

KATİL DOĞAR MISINIZ?KATİL OLUR MUSUNUZ ?

Şiddet… Kadına şiddet, aile içi şiddet, sokak hayvanlarına şiddet çocuğa şiddet… Hem fiziksel hem psikolojik şiddet… 

Bu kelime son yıllarda en çok duyduğumuz kelimeler arasında. Barındırdığımız ve toplum içerisinde paylaşabileceğimiz birçok güzel duygular varken yeryüzünde en üst zekâ seviyesine sahip canlı türü olan insanlar neden bu yıkıcı duyguyu seçer uzun süredir aklımda olan en büyük soru işareti. Aklımıza gelen ilk nedenler elbette ki çevresel etmenler, eğitim ve yetiştirilme kalitesi, ebeveynlik stilleri ama son yıllarda yapılan araştırmalara göre biyolojik, genetik ve nörofizyolojik faktörlerde bireyin şiddete eğiliminde önemli ölçülerde rol oynamaktadır. Bu etmenler biz daha anne karnında iken oluşmaya başlar. Şiddet davranışı beyinde korpus kallosum denilen bölgede bulunan lezyonlarla ilişkilidir. Annenin hamilelik sırasında sigara veya alkol kullanması direk olarak bu bölgeye zarar vermektedir

Genetik faktörün şiddetteki rolünü anlamaya yönelik en önemli gelişmelerinden birisi ise İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’ndeki bilim insanların, 895 Finlandiyalı mahkum üzerinde yaptıkları genetik incelemedir. Bu incelemeler sonucu araştırmacılar aşırı şiddet içerikli suç işleme olasılığını arttıran 2 gen tespit etmiştir. Bu genlerden birisi HTR2B adlı gendir bu gende meydana gelen mutasyonlar, şiddeti yönelimi arttırmaktadır. Araştırmaya göre bu gendeki mutasyon oranı mahkumlarda, sıradan insanlara kıyasla üç kat daha fazla bulunmaktadır.

Özellikle bu son çalışmadan yola çıkarak geleceği şekillendirebilecek CRISPR yöntemi ile belki de şiddetin genetik faktörlerini ortadan kaldırabilmeyi düşünmek bile mutluluk verici.

Şiddet ve genetik ilişkisini anlatan POPULAR SCIENCE TÜRKİYE’ den güzel bir yazıyı da buraya bırakıyorum.

KONGRE KÜTÜPHANESİ

Kongre Kütüphanesi Amerika’nın Washington eyaletinde 24 Nisan 1800 yılında ABD Kongresi tarafından inşa edilmiştir. Kitap ve raf sayısı bakımından dünyanın en büyük kütüphanesi olma özelliği taşımakla beraber en eski federal kültür kurumlarından biri olması kütüphaneyi dünyadaki en önemli kültür yapılarından biri haline getirmektedir.

Yapıya girdiğinizde yüzyıllık merdivenler arasından yüzlerce değil milyonlarca kitap ile baş başa kalarak bambaşka bir dünyaya geçiyorsunuz adeta. Nicolas Cage’in Büyük Hazine filmini seyrettiyseniz kütüphane gezisi sizin için başka bir anlam kazanacaktır.

Yıllık 2 milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlaması kütüphaneyi önemli ziyaretçi yeri haline de getiriyor. İtalyan Rönesans mimarisinin etkileri ile yapılmış olan kütüphanenin giriş bölümü sizi eşsiz mermer süslemeler, heykeller, çeşitli alegorik figürler ve klasik mitoloji referansları içeren duvar resimleri ile bezenmiş ve birçok mozaikle süslenmiş bir halde bizleri karşılıyor. Ülkelerin kendi değerlerini yansıtan objelere de kütüphane de yer vermişlerdir.

167 milyondan fazla materyal bünyesinde bulundurun kütüphaneye her gün yeni kitapların da geliyor olmasından dolayı yapı yeterli gelmemektedir. Bunun sonucu olarak 3 farklı binaya bölünmüştür. Bu yapılar Thomas Jefferson Binası, John Adams Binası, James Madison Binası olarak adlandırılır. 1812 yılında iç savaş tüm koleksiyonların kaybedilmesine sebep olmuştur. Thomas Jefferson 6.487 kitap bağışında bulunarak kaybedilen koleksiyonun yeniden başlamasına ve kütüphanenin günümüz halini almasında büyük bir katkı olmuştur.

MUHTEŞEM OPERA BİNASI PALAİS GARNİER

Garnier Opera Binası Fransa’nın başkenti olan Paris’te yapının temelinde bulunan göl nedeniyle yapımı 13 yıl sürmüş ve 1875 yılında mimarı Charles Garnier tarafından inşa edilmiştir. Fransa’nın en ünlü tarihi opera binası olma özelliği gösteren ve Neobarok mimari üslubuna sahip olan yapı da hem iç mekan hem de dış cephe düzenlemelerinde istemediğiniz kadar ağır süslemelerle, heykelleriyle, freskleriyle, sütunlarıyla ve hepsinin bir araya gelerek ortaya çıkan görkemli görüntüsüyle adeta bir sanat eseri olan bu yer adeta bir sanat eseridir.

Paris’in ulusal opera binası olan yapı 1989 yılında inşa edilen Modern Opera de Paris Bastilla’nın ana opera salonu olarak hizmet vermekteydi şu an ise bale gösterileri ve sanata meraklı ziyaretçilere ev sahipliği yapmaktadır. Büyük sahnede bulunan ve seyircilerin altında oturduğu avizenin 6 tondan fazla ağırlığa sahip olduğu söylenmektedir. Avizenin ağırlığından bile yapının ne kadar ihtişamlı olduğunu düşünebiliriz.

Yapı da yoğun süslemeler bulunması belki gözümüzü yoracak olabilir fakat ruhumuza hitap ettiğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Geometrisinin anlaşılması zor olan yapının kolay dolaşımına vurgu yapmak isteyen Garnier büyük ön giriş basamaklarından uzun orta lobiden ve düşük loş koridorlardan oluşan yapıda her yol yeni bir olay ve sosyal etkileşim fırsatı sunduğunu söylemiştir. Mitolojik tanrılardan dramatik heykellere ve cennetsel sahnelerin bu olaylara katılması ile insanda insana etkileşimde fantaziye ilham verdiğini savunur.

Bir opera binası, müze, kütüphane barındıran yapı mimari bir harikadır. 1923’ten beri tarihi eser olarak listelenmiştir.

Türkiye’nin Gezilecek Bazı Doğal Güzellikleri

Pamukkale

Pamukkale Türkiye’nin Denizli ilinde Menderes Nehri vadisinde bulunan doğal bir oluşumdur. Kireç taşı türü olan traverten jeotermal bölgelerde suyun vermiş sıcaklık ile sutaşırların oluştuğu bölgelerde CaCO3 eriyerek bu suya karışır, içerisinde erimiş mineralleri barındıran su yüzeyden çıkarken yavaşça soğur. Soğuma sırasında CaCO3 ince katmanlar halinde soğuyarak çökelir ve sonucunda hepimizi büyüleyen görüntüler, travertenler ortaya çıkar.

Damlataş Mağarası

Antalya’nın Alanya ilçesinde bulunan mağara 1948 yılında liman inşaatı için kullanacakları taş için ocak açılması sonucu keşfedilmiştir. Turizme açılan ilk mağara olarak bilinir. Havasında olan özelliği sayesinde astım hastalarına iyi geldiği söylenir.

Tuz Gölü

Konya, Aksaray ve Ankara sınırları içerisinde bulunan göl Türkiye’nin Van Gölü’nden sonra ikinci dünyanın en tuzlu 2. gölü olma özelliği taşımaktadır. Göl 1. derece doğal sit alanı olarak resmiyete geçirilmiştir. Aynı zamanda farklı canlılar tarafından da oldukça zengindir. Öyle ki 85 farklı kuş türü, 4 tanesi endemik 129 böcek türü, 15 memeli ve 38 endemik bitki türü bulunmaktadır.

Karain Mağarası

Karain Mağarası Antalya’nın Yağca Köyü’nde bulunan Türkiye’nin en büyük doğal mağaralarından biri olma özelliği taşımaktadır. Doğal karstik oluşumlar sonucu ortaya çıkan mağara 1946 yılında keşfedilmiştir. İçerisinde yapılan kazılar sonucunda 500.000 yıl öncesine kadar yerleşim yeri olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. Türkiye’nin içinde insan yaşamış en büyük doğal mağarası olma özelliği taşımaktadır.

Zeliha 3438, CC BY-SA 4.0, via Wikimedia Commons

Yedigöller

Bolu il sınırları içerisinde yer alan Yedigöller Milli Park Büyük Göl, Serin Göl, Derin Göl, Nazlı Göl, Küçük Göl, İnce Göl ve Sazlı Göl olarak adlandırılan 7 adet heyelan gölü barındırmaktadır. Büyük Göl 15 m derinliği ile en derin göl olmaktadır. 236 adet bitki türüne ev sahipliği yapan yer aynı zamanda 100’ün üzerinde de kuş türü barındırmaktadır. Ülkemizde de ilk alabalık üretme tesisleri de burada kurulmuştur.

Tortum Şelalesi

Erzurum’un Tortum ilçesinde bulunan Tortum Şelalesi 1700’lü yıllarda bir heyelan sonucunda Tortum Çayı önünü kapatmasıyla oluşmuştur. Şelalenin suları 48 m yükseklikten dökülmektedir. Dünya üzerinde bulunan şelaleler arasında büyüklük bakımından 3. sırada yer almaktadır.

Kapadokya

Nevşehir, Niğde, Aksaray Kayseri ve Kırşehir etrafında oluşan bir bölge olan Kapadokya Farsça da ”Güzel Atlar Ülkesi” anlamı taşır. Bu adı almasının sebebi ise eski zamanlarda atların burada sergileniyor olmasıdır. 1985 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde olduğu bilinmektedir. Bölge Erciyes, Hasan Dağı ve Güllü Dağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılması ile ortaya çıkmıştır. Tarihi Paleolitik döneme kadar uzandığı bilinmektedir. Tek mimari malzemesi olan taş bölgenin volkanik yapısı nedeniyle ilk çıktığında yumuşaklığı kolay işlenebilir olmasını sağlamaktadır. Böylece yöreye özgü taş işçiliğinin de gelişmesini sağlamıştır. Aynı zamanda hava ile temas eden bu taşlar sertleşerek çok dayanıklı bir yapı haline gelmiştir.

Photo by Shvets Anna on Pexels.com

Peribacaları

Kapadokya bölgesinde bulunan Peribacaları yağmur, rüzgar ve sel sularının vadi yamaçlarından inerek tüflerden oluşan yapıları aşındırması ile ortaya çıkmıştır. Ürgüp dolaylarında şapkalı Peribacaları konik gövdeli olup tepe kısımlarında kaya blokları bulunmaktadır. Şapka kısımları araziye göre daha sert olmaktadır. Bu şekilde yapıda olması daha yumuşak olan gövdenin korunmasını sağlamaktadır.

Ihlara Vadisi

Kapadokya bölgesinde Aksaray’a 40 km uzaklıkta olan vadi dünyanın en büyük kanyonları arasında yer alır. Hasan Dağı’ndan püsküren lavların arkasından çöken alanda Melendiz Çayı’nın ilerlemesi ve aşındırması ile ortaya çıkmıştır. Kanyonun yüksekliği 150 metreyi bulmaktadır. Akarsu menderesler çizerek akmasıyla nedeniyle gerçek uzaklık 18km’yi bulmaktadır. Melendiz bölgesinin eski sakinlerine ”Peristremma” yani ” dönerek akan suyun halkı” denir.

Zelve Vadisi

Kapadokya bölgesinde Aktepe’nin dik yamaçlarına kurulan Zelve ve Zelve Ören Yeri peribacalarının en yoğun olduğu yerdir. 9. ve 13. yüzyılda Hristiyanların önemli yerleşim yerleri olan Zelve Kapadokya’nın en uzun süre kullanılmış yeri olarak bilinir. Bünyesinde birçok kilise ve mağara barındırdığı görülmektedir.

Kapadokya da 200’e yakın yeraltı şehri olduğu düşünülmektedir. Fakat bunlardan yalnızca 36 tanesini bilinmektedir.

Kaymaklı Yeraltı Şehri

Kapadokya bölgesinde Nevşehir’e 20 kilometre uzaklıkta bulunan Kaymaklı Yeraltı Şehri 8 katlı olup Hititler döneminde yapıldığı düşünülmektedir. Yerin 20 metre altı olan şehirde zamanında saldırılardan ve akınlardan korunmayı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Sadece 4 katı ziyarete açılan şehrin içerisinde odalar, şarap depoları, su mahzenleri, mutfak ve erzak depoları havalandırma bacaları, su kuyuları, kilise bulunur. Kaymaklı Yeraltı Şehri yaklaşık 5.000 kişiye ev sahipliği yaptığı tahmin edilmektedir.

Gaziemir village underground city at Cappadocia

Derinkuyu Yeraltı Şehri

Kapadokya bölgesinde Nevşehir- Niğde yolu üzerinde bulunan yer, Kapadokya’nın en derin ve en geniş yeraltı şehri olmaktadır. 8 katlı olarak inşa edilen şehrin 11-13 katlı olduğu tahmin edilmektedir. Derinkuyu diğer yeraltı şehirlerinden ayrı olarak misyonerlik okulu, günah çıkartma yeri ve vaftiz havuzu bulundurmaktadır. İççinde barındırdığı yaklaşık 10km’lik yolun Kaymaklı Yeraltı Şehri’ne bağlandığı tahmin edilmektedir. Şehrin içinde II. yüzyılda Roma zulmünden kaçarak Kapadokya’ya gelen il Hristiyanların yaşadığı biliniyor.

Devrent Vadisi

Kapadokya’nın Avanos bölgesinde yer alan Devrent Hayal Vadisi Kapadokya’nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biridir. Derin çukur, uçurum anlamına gelen bu yer de Hasan Dağı ve Erciyes Dağı’nın püskürttüğü lavların zamanla doğal etkenler sayesinde ortaya çıkan peribacaları bulunmakla beraber aynı zaman insanların hayal güçlerini zorlayacak hayvan figürleri ve pek çok figüre kadar kaya oluşumları bulunmaktadır.

YÜKSEK YAPILAR

Şehir arazi değer artışı, ekonomik büyümeler, büyük şirketlerin gücünü simgeleyen anıtsal yapılar yapma ihtiyacı, günümüzde şehirleşmelerde ki olan artış yüksek yapıların yapılması sebepleri arasında gösterilebilir. Aynı zamanda büyük şirketler için iletişim ve koordinasyonun daha kolay sağlanması amacıyla tüm birimleri tek bir binada birleştirmek istemeleri ile ortaya çıktı. İlk yangına dayanaklı demir-çerçeve gökdelen 1885 yılında Home Insurance binası olarak kabul edilir.

Yüksek yapıların temelleri ve inşaat yöntemleri az katlı binalara göre farklılık göstermektedir. Yine analiz ve tasarımlarında özel yöntemler kullanılarak oluşturulurlar. Bunun sebebi, çoğu yönetmeliğin az katlı binalara yönelik hazırlanmasından kaynaklanır. Günümüzde yüksek binaları farklı teknoloji, ve ekolojik yenilikler, farklı yöntemleri ve farklı fikirleri bir araya getirerek karmaşık yapılar yapılmaktadır. Ülkemizde ise depremselliğin yüksek olduğu bölgelerde 70 m’den daha yüksek yapılar yüksek yapı olarak kabul edilmektedir.

Dünyanın En Yüksek Binaları

1. Cidde Kulesi

Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde inşası devam edilen gökdelen projesidir. Dünyada 1 km yüksekliği olması planlanan ilk bina olma özelliğini taşır. 2026 yılında projenin inşaatı tamamlanması beklenmektedir.

2.Burc Halife

İnşası tamamlanan dünyanın en yüksek binası olma özelliği taşıyan proje Dubai’de yapılmıştır. 2010 yılında proje yapımı tamamlanmıştır. 828m’lik yapının 160 katı bulunmaktadır.

3. Şanghay Kulesi

Çin’in Şanghay şehrinde yer almaktadır. 632 m uzunluğunda olan bina 127 katlıdır. İnşası tamamlanan binalar arasında dünyanın en yüksek 2. binası olma özelliği taşımaktadır.

4.Ebrac el-Beyt

Mekke Suudi Arabistan’da bulunan bina 601 m yüksekliği ile Suudi Arabistan’ın en yüksek binası olma özelliği taşımaktadır. Ofis, otel perakende alanları konferans merkezi ve lüks alışveriş merkezi bulunmaktadır.

5. Ping’An Uluslarası Finans Merkezi

Çin’in en yüksek 2. binası Dünya’nın inşa edilmiş en yüksek 4. binası olma özelliği taşımaktadır. 599 m olan bina 2017 yılında tamamlanmıştır.

6. Goldin Finance 117

Çin’in Tianjin kentinde yapımı halen devam eden projenin 597 m uzunluğunda olması beklenmektedir. Ofis, otel ve gözlemevi olarak kullanılması beklenen proje 2008 yılında başlanmıştır. İnşaatı iki kez durdurulan projenin 2021 yılında tamamlanıp hizmete açılması beklenmektedir.

7.Lotte World Tower

Güney Kore’nin Seul kentinde bulunan bina 2017 yılında tamamlanmış 554,5 m yüksekliğindedir. Böylece Güney Kore’nin en yüksek binası olma özelliği taşımaktadır.

8. Özgürlük Kulesi

New York’un en yüksek binası olma özelliği taşıyan proje 541 m yüksekliğindedir. 105 katlı olan bina 2013 yılında tamamlanmıştır.

9.Guangzhou CTF Finance Center

Çin’in Guangzhou kentinde bulunan proje 530 m uzunluğunda olup Çin’in en yüksek 3. binasıdır. Proje 2016 yılında tamamlanıp hizmete açılmıştır.

10. Tianjin CTF Finans Merkezi

Çin’in Tianjin kentinde bulunan proje 2013 yılında inşası başlanıp 2019 yılında tamamlanmıştır. 97 katlı olan proje 530 m yüksekliğindedir.

SÜRDÜRÜLEBİLİR PROJELER

 

SolarLeaf

Dünyanın ilk biyoreaktif cephesi olan SOLAR LEAF, alg biyokütlesi ve güneş termal ısısından yenilenebilir enerji üretiyor. Proje Strategic Science Consult of Germany, Colt İnternational ve Arup mühendisleri tarafından geliştirilmiştir.

Cephenin çalışma sistemine bakacak olursak eğer, cephe tarafından üretilen biyokütle ve ısı, kapalı bir döngü sistemi ile binanın enerji yönetim merkezine taşınıyor, burada biyokütle yüzdürme ve ısı bir ısı eşanjörü ile toplanıyor. Sistem, bina ile tamamen entegreli olarak çalıştığı için fotobiyoreaktörlerden (PBR’ler) gelen aşırı ısı, sıcak su sağlamak veya binayı ısıtmak için kullanılabilir veya daha sonra kullanabilmek için depolanabilir.

SolarLeaf Cephe Sistemi
Kaliforniya Bilimler Akademisi
© Tom Fox, SWA Group

ABD’nin Golden Gate Park’ında bulunan proje 1989 yılında olan depremde hasar gören yapı 2005 yılında yeniden inşası başlanmış ve 2008 yılında inşası tamamlanarak hizmete açılmıştır.

Akademinin dikkat çeken ilk yeri çatısı olmaktadır. Çatının formu ve tüm tasarımı müzenin etrafında bulunan Golden Park ile bütünlük sağlayacak şekilde geliştirilmiştir. Yapını çatısında bulunan 1.7 milyonluk bitkiyle doğal bir topografyayı andırıyor.

Çatısında bulunan 1.7 milyon Kaliforniya yerli bitkisi kullanılmıştır. Çatının tasarımı yapılırken doğal ışık girmesine ve temiz havanın içeride dolaşabilmesine olanak sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Yeşil çatı aynı zamanda bina için ısı yalıtımı da sağlamaktadır. Çatı yaklaşık 7,5 m³’lük yağmur suyunun ziyan olmaması için zemin katında bu suyun yaklaşık %70’ini tutarak tekrar sulanması için kullanılır duruma getiriyor. Yine projede gri su kullanma sistemleri de bulunmaktadır. Projenin yapımında kullanılan malzemeler geri dönüştürülebilir malzemeler olarak özellikle seçilmiştir. Proje bu sayede LEED platin sertifikası almıştır.

MASDAR CITY

Abu Dabi çölünde yapım aşamasında olan bu Masdar City projesi dünyanın ilk sürdürülebilir şehri olmaktadır. 2006 yılında başlatılan proje 2016 yılında bitmesi düşünülmüş fakat proje bazı ekonomik durumlardan dolayı 2025 yılına ertelenmiştir. Şehir halka turistlere, girişimcilere, öğrencilere, iş liderlerine açıktır ve burada insanları sürdürülebilir bir yaşama teşvik etmektedir.

Rüzgar Türbini ve Konut Yapıları
PRT

Şehir oluşturulurken tüm analizleri yapılmış ve bina verimliliği, sokaklara girecek doğal ve temiz hava, doğal ışığın verimli kullanılması gibi durumlar için en uygun yerleşim sistemi grid sistem olarak belirlenmiştir. Geleneksel Arap konut yerleşimlerinden de yaralanarak konutlarını kendi kültürlerinden bağımsız olmamakla birlikte modern bir şekilde tasarlamışlardır. Şehir de yapılar için yerel malzemeler kullanılmıştır. 220 bin metrekare üzerine güneş panel tesisi kurularak şehrin tüm enerji ihtiyacı karşılanması amaçlanmış böylece Ortadoğu ve Afrika’nın en büyük güneş fotovoltaik sistemi ünvanını kazanmıştır.

Ortadoğu’da kullanılan rüzgar türbini sistemi yine şehirde kullanılmış ve yapılan simülasyonlar sonucunda sokaklarda ki sıcaklığın düşürülmesi sağlanmıştır. Karbon ayak izini azaltmak Masdar City için özel sürücüsüz navigasyon sistemi ile kontrol edilebilecek şekilde tasarlanmıştır. Binalara otomatik sensörler yerleştirilerek elektrik ve su tüketiminde tasarruf sağlamak amaçlanmıştır. Yine şehirde sürdürülebilir ve geri dönüştürülebilir pek çok AR-GE girişimleri yapılmıştır.

Findhorn Eko Köyü

Findhorn Eko Köyü 1980’lerin başında başlayan çalışmalar ile İskoçya’da bulunan bir mimari topluluk projesi olmuştur. Yakın zamanda çalışmalar yapılmış ve bu çalışmalara bakılarak dünyada şimdiye kadar ölçülen en düşük karbon ayak izine sahip oldukları ortaya çıkmıştır.

Site de binalar için geri dönüştürülmüş yalıtım malzemeleri kullanılmıştır. Toksik boyalar, ahşap koruyucular, toksik yapıştırıcılar kullanılmadan üretilen kaplama malzemeleri içerir. Nefes alan duvar sistemleri, düşük enerjili ampuller, yerel kaynaklı malzemeler de dahil olmak üzere kullanılan çok çeşitli seçenekler bulunmaktadır. Binaların ısınması için pasif güneş ısıtma sistemine yönelik tasarım özellikleri içerir. Sıcak sularını güneş panelleri ile karşılamaktadırlar. Sürdürülebilir yöntemlerle hasat edilen odunu ısıtma sağlamak için kullanmaktadırlar. Ekolojik olarak tasarlanmış atık su arıtma tesisleri bulunan köyde arıtma sistemleri çeşitli bakteriler, algler, çok sayıda bitki, ağaç türü , salyangoz ve bazı diğer canlılardan yararlanmaktadırlar. Aynı zamanda yerleşimde rüzgar türbinlerinin bulunması da tüketecekleri enerjilerinin karşılanmasını sağlamaktadır. Yerel organik gıda üretimi yapmakla beraber köye özel eko paraları da mevcuttur.

BİYOLÜMİNESANS

Bir canlı tarafından gerçekleştirilen kimyasal tepkime sonucu ışık yayılmasına “Biyolüminesans” denir. Kaliforniya da kumlarda yürürken alglerin yada Maldivler de denize ayaklarını sokmuş yürüyüş yaparken planktonların ayaklarınızda göz alıcı bir pırıltı yarattığını görseniz nasıl hissedersiniz?

Bir canlının böylesine güzel bir görüntüyü yaratabilmesi için lusiferin(pigment) ve lusiferaz(enzimi) içermesi gerekir. Deniz canlılarının %90 ı bunlara sahiptir. Bunun yanında bazı mantarlarda, bakterilerde ve kara canlılarında görülebilir.

Biyolüminesansa en çok bilinen örnek ise ateş böcekleridir. Canlıların yaydığı renk dalgası mavi ve yeşil arasında değişir. Elbette her değişimde olduğu gibi biyolüminesansın da evrimsel süreçte bir rolü var. Canlılar yaydığı ışıklar sayesinde kendine bir kamuflaj oluşturarak avlanmaktan kurtulabilir, çiftleşme döneminde dişisini etkileyebilir, avlanabilir, iletişim kurabilir , savunmaya geçebilir , yardım çağırabilir ve bunlar sayesinde bulundukları ortama daha iyi adapte olabilirler.

Aslında her kimyasal tepkimenin yaydığı bir ışık spektrumu vardır. Şaşırtıcı gelse de biyolüminans olayı insanlar da gerçekleşir. Fakat bizim yaydığımız ışıklar insan gözünün görebileceğinden 1000 kat daha düşük frekanstadır. Doğanın bize verdiği bu biyo-ışığı lusiferaz enzimini kullanarak ileride belki de doğal bir ışık kaynağı olarak kullanıp elektrik tasarrufu sağlayabiliriz.

MİT tarafından biyolüminans yöntemi ile ışıklandırılmış ağ

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

Sürdürülebilirlik ” var olmak”, devam ettirmek”, ”sürdürmek” , ”temin etmek”, ”desteklemek” gibi kavramlar ile kullanılabilir. Daha geniş bir açıdan bakacak olursak bir şeyin kendini muhafaza edebilme, koruyabilme, var oluşunu devam ettirebilme becerisi olarak tanımlanabilir. Herhangi bir şey sürdürülebilir ise bu durumda yeniden kullanılabilir ve yeniden farklı veya aynı biçimde geri dönüşümü mümkün olabilir.

http://www.tr.undp.org/content/turkey/tr/home/sustainable-development-goals.html

Dünya kamuoyu ilk sürdürülebilirlik kavramıyla 1987 yılında ” Ortak Geleceğimiz” başlıklı raporu ile tanışmıştır. Dünya Çevre ve Gelişme Komisyonu’nun raporda sürdürülebilir kavramı ve ”sürdürülebilir kalkınma” kavramları ele alınmış. Sürdürülebilirlik kavramı raporda bugünün gereksinimlerini, gelecek kuşakların da kendi gereksinimlerini karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılayan kalkınma biçiminde tanımlanmıştır. Sürdürülebilirlik kavramı kullanıldığı günden beri 3 farklı boyutta kullanılmıştır.

=Ekonomik

=Çevresel

=Sosyal

Üç farklı disiplin önerilerini inceleyelim.

Sosyal Sürdürülebilirlik

Kaynaklara erişim, eğitim, ve gelir dağılımı, sağlık, eğitim, barınma gibi konulara yönelen sosyal sürdürülebilirlik eşitlik, iş ahlakı, toplum refahı, sosyal sorumluluk, insan ve işçi hakları gibi pek çok sosyal sorunları ve paydaş talepleri gibi pek çok konuyu kapsamaktadır ve bunlara çözüm getirmek üzerinde çalışmalar yapmaktadır.

Ekonomik Sürdürülebilirlik

Ekonomik kaynakların ve insan refahı için birçok önemli öğeyi ve hizmetleri (yiyecek, giyecek, barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim) içeren kaynakların uzun dönemde kullanılması için gerekli tedbirlerin alınması ve bu kaynakların maliyetlerini en aza düşürmeyi hedefler. Ekonomik bir sistemin sürdürülebilir olması için tarımsal ve endüstriyel üretime zarar verecek çalışmalardan bu kesimlerde oluşacak dengesizliklerden kaçınılması gerekir. Ülkenin üretim sistemi ekonomik çevresiyle uyum içerisinde olmasıyla birlikte mali yapısının yönetilebilir seviyede olması gerekmektedir.

Çevresel Sürdürülebilirlik

Doğal kaynakların düşünülmeden kullanılması, çevre tahribatı gibi durumlar günümüzü meşgul eden sorunlar olmaktadır. Bu durum iklim değişikliği, yağmur ormanları tahribi ya da biyolojik çeşitliliğin azalması buzulların erimesi gibi çok fazla sorunları ortaya çıkarmıştır. Dünyada ki ekosistem bir bütün içerisinde işlemektedir. Bu yüzden herhangi bir sistemin bozulacak olması şimdi ve gelecek de oluşabilecek bir çok problemi ortaya çıkaracaktır. Ortaya çıkan bu durumlara çözüm bulmak için çevresel sürdürülebilirlik kavramı ortaya atılmıştır. Bu kavram doğal kaynakların yeterli ve yerinde kullanılarak gelecek kuşaklara aktarılması ve devamlılığın getirilmesi ve ortada olan bu sorunlar için çözüm önerileri getirmeyi amaçlamaktadır.